16 Mart 2013 Cumartesi

Yaradılış

resmin anlamsızlığının farkındayım


Mart olmuş yazı yok. Onlar hakkında yazayım diye bekleyen insanlar var diye korkuyorum, kimse hakkında yazmak istemiyorum. İçimde mutlulukla huzursuzluğun karışımından doğmuş aşırı büyük bir sıkılmışlık var, ne yapsam atamıyorum, kitap okuyorum. Arada geçmişin anlarına yolculuk yapıyor, sonra geri dönüyorum. Her anımda kelimeler az geliyor, daha fazlasını bilmek istiyorum. Bu istek başka insanlarda da var mı acaba, daha fazla kelime bileyim isteği? İstekten çok ihtiyaç. Yazarak anlatacaksanız, dünyadaki tüm kelimeleri bilseniz de yetmez. En zoru yazarak anlatmak belki de. Belki de çizerek. Herkes kendine en kolay anlatma yolunu bulmuş gibi. Ben dokunarak anlatmayı seviyorum, hissederek, yaşayarak. Neyse ki dünyadaki tüm sanatlar sunuyo bunu bana. Edebiyatta da dokunuyorum, dansta da, resimde de. Müzikte? müzik ruhun gıdasıdır diye bir klişe yapasım var. Müzik de ruhuma dokunuyo mesela, daha rahat yazıyorum filan. En güzeli dans etmek, hem müzik var hem doku, hem hava, hem nefes, hem yaşamak. Herkesin bi yolu var işte. Bazen bu bi kaçış mı diye düşünüyorum, sanat için yaratıldığımı hissetmek, kafam karışıyo. Acaba diyorum, bilimin zorluğundan mı kaçıyorum? Sorumluluğun zorluğundan, kendimi inandıramıyorum buna. Üniforma için ölen insanlar var mesela, ben onlardan değilim resmi bi kıyafeti olmayan iş isterim. Üniforma için doğmamışım. Kardelen var mesela sınıfta, doktor olacak. Olamasa da olacak. Öyle inanıyo ki ucunda ölüm olsa da olacak. Olacak işte. O, doktor olmak için yaratılmış. Doktor olmak için yaratılmış olsam bilirdim, o biliyo ben de bilirdim. Sanatçı olmak için yaratılmadığını bilenlerde var mesela. Spor için yaratılmışlar var, ben onlardan değilim, olsam bilirdim. İnsan büyük bir tutkuyla bunu içinde hissediyo sanırım. Ya da ben kendimi kandırıyorum. Sanat yapmak için yaratılmışım. Yazmak, çizmek, dans etmek, hissetmek için yaratılmışım. Fırat vardı mesela, eski bir arkadaşım, o bunun için yaratılmamıştı. Biliyodu. Bilime inanıyodu, bilim yapmak icat etmek elle tutulur bir şeyler bırakmak için yaratılmıştı, dünyayı somutça geliştirmek için. Bunlar ise, onun yaradılış amacı yani, benim için hiçbir şey ifade etmiyor. Etse bilirdim heralde. Onun inandıklarına saygı duymuyor değilim, sadece benim yolum onunki değil. Ben onun tam tersine, dünyayı soyutça geliştirmek için yaratılmışım işte, hissettirmek için, daha çok daha çok hissettirmek. Arzuyla, tutkuyla, şefkatle  sevgiyle, ruhla, her duyguyla daha çok hissettirmek için. Bazen sadece "sanat yapmam gerek" diyorum kendi kendime. Bunun için mimar olucam. Ailemi hoşnut edip aynı zamanda sanat yapmanın tek yolu sanırım. Ailemin hoşnutluğu umrumda değil diyemiycem, en azından orta yolu bulmak iyi. Aileler uğraş veriyo, en azından onların isteklerini son damlasına kadar yerine getirelim. Yetişkin olunca başımızı istediğimiz kadar bokun içine sokarız.
Herkes bi şey için yaratılmış işte. Kimisi bokun içine gömülmek için yaratılmış. Bazen insanlara aşkı öğretmek için yaratıldığımı düşünürüm. Eğer bunun için yaratıldıysam, dünyanın en adaletsiz yaradılış görevi bence. Bazısı orospu olarak yaratılmış gerçi. Bazısı öğretmek için. Bazısı tek bir adım için yaratılmış. Bazısı, ölmek için. Düşününce pek de adaletsiz sayılmaz. Bazılarımız, Batman'in Robin'i olmak için yaratılmış. Hani kahraman değil de, onu kahraman yapan olmak için.

Hiçbir zaman kahraman olmak için yaratıldığımı düşünmedim. Yani romanlardaki o özel insan olduğumu. Kendi kitabımın başrolü değilim yani. Biri gelecek, ne zaman gelecek bilmiyorum, ben onun yardımcı karakteri olucam. Ben olmasam o yok olacak, ben kilit nokta olucam, ama asıl kişi olmuycam. 
Sanırım bu tür karakterler daha hoşuma gidiyo. Belki de asıl kişi olacak kadar cesur olmadığımdandır. Belki de, asıl kişiler hep budala olduklarındandır. Belki de ben budalayımdır, uzaktan asıl kişi gibi gözüküyorumdur da, asıl kişinin aslında gerçek zeka olması gerekiyodur, odur. Hiçbir türlü asıl kişi değilim işte. 
Aman amma konuştum. Belki konuşayım da siz kendinizi sorgulayın diye vardımdır sadece.

Yazıyı sonuna kadar okuduysanız, benim için kendinizi sorgulayabilir misiniz? Siz ne olmak için yaratılmışsınız? 

23 Şubat 2013 Cumartesi

neler yapıyorsam

Uzun zamandır yazmadığımın farkındayım. Açıkçası genelde büyük bir aşkın kancasına takıldıysam, deli gibi acı çekiyorsam ya da aşırı mutluysam blog yazdığım için, yazacak pek bir şeyim yok. Ne aşığım, ne çok acı çekiyorum, ne de çok mutluyum. Eski sevgilimi bile unuttum. O kadar sıkıcı ki, insan eski sevgilisini bu kadar çabuk unutmamalı. Yeni bir kız arkadaşı var sanırım, bloğuna bir şeyler yazmış sanki aşık oldum diye, aşık oldum tümleciyle beraber kızın resmini görünce devamını okumadım. Neden bloğuna yazıyorsa, sanki kim okuyor. Her neyse, bu olaydan sonra beş saat filan acı çektim ama sonra amaaan banane deyip eski monoton hayatıma devam ettim. Umursamıyorum. Bu umursamamazlık da aslında sıkıcı ama ne yapayım, zorlayıp "acı çek yasemin ! sevgilisi var!" mı diyeyim ? Bakın dedim, hala bir duygu yok, yok da yok.
resim ne alaka bilmiyorum

Daha önce söylemiş miydim bilmiyorum ama, hayatımda ilk defa arkadaşlarımı bu kadar çok seviyorum. İlk defa, bir erkek arkadaşlarımdan önemli değil. Sanırım hayatımda bir erkek olmadığından ama, şuan feriştahı gelse arkadaşlarımdan önemli olamaz.

Size tatlı bir haber (böyle deyince sanki bu blog bir anne bloğuymuş da ben de hamile olduğu müjdesini verecek bloggermışım gibi geldi), annem beni dans kursuna yazdırmış, henüz başlamadım ama yazdırmış sonuçta bu da bir ilerleme.  Gerçi evde olay çıkarıp, beni oyalıyosunuz diye çığırışımdan olsa gerek ama, canım annem oy oy.

Bu sıralar çok çay içiyorum, vücudumu esnetmeye çalışıyorum ve aşkıma dikkat ediyorum. Mazallah bir de aşık olursam, aldınız başınıza belayı. Car carlamalarımdan ben bile sıkılıyorum yahu.

Şuan hayatımdaki en büyük heyecan dün aldığım gömleğin kombinlemeyi planladığım pantolonla nasıl gözükeceği, ve bunları giymek için ne zaman ve kiminle dışarı çıkacağım. Büyük ihtimalle ablamla. Yarın okulda metriks izliyceklermiş, sen de gel birlikte gidelim dedi.
Ayrıca şuan hayatımdaki en büyük gizem, bir kitapçıda keşvettiğim çok güzel olan ve kimseyle paylaşmak istemediğimden kimseye söylemediğim adını da telaffuz edemediğim şarkı grubu.

Ayrıcanın ayrıcası, buradan kantincimiz Tamer Abi'ye selam gönderiyor, onu ne kadar çok sevdiğimi söylemek istiyorum. Biliyorum okuması gibi bir ihtimal yok ama... Seneye yılbaşında ona yılın en iyi kantincisi ödülünü alıcam valla.

Daha edebi ve, bir yazı okudum hayatım değişti, bir yazı yazmak isterdim ama, gerçekten öyle yazılar istiyorsanız eski yazılarıma bir göz atın. Büyük bir şevkle ve heyecanla yazdığım yazılar da var.

Geçenlerde bir çocuk gördün twitter'da, çok tatlıydı filan aşık maşık oldum resimlerine baktım donuna kadar araştırdım filan, sonra sıkıldım. Aşık olmamışım meğersem.
Geçen gün de minibüs durağına yürürken bir çocuk gördüm, TANRIM ! çocuk beni geçene kadar gayet dikkatlice ona baktım sanırım. O kadar güzel dudakları vardı ki, o kadar güzellerdi ki anlatamam. O dudaklara sahip olmak istedim. Kıpkırmızılardı, parlak ve pürüssüzlerdi. Hayatımda gördüğüm en güzel dudaklardı. Çocuk bana dönüp bakmadı. Büyük ihtimalle acelesi vardı, ve o an insanları umursamadan sadece yürüyordu. Aslına bakarsanız, günlerimin, saatlerimin, dakikalarımın, saniyelerimin çoğunda ben de böyle yapıyorum. Sadece yürüyor, etrafıma bakmıyorum. Küçükken, geçen sene, etrafımdaki herkese dikkatlice bakardım, oğlanları keser onlarla kesişirdim, yakışıklı çocuk göreyim diye filan işte süzerdim ortalığı. Ama bu sene pek öyle değil, yani okulda filan bakıyorum bir kaç çocuğa da, ne bileyim eskiden bir saniye kesiştiğim çocuktan bile hoşlanabilirdim, şimdi olmuyo. Sokakta yürürken, nasıl başarıyorsam, gideceğim yere gözlerimi odaklayıp sadece oraya bakarak kimseyle göz teması kurmadan yürüyorum, kimseyi görmüyorum. Ama o gün o çocuğu ve muhteşem dudaklarını gördüm, gerçekten güzel dudakları vardı. Hatta şuan hatırımda dudaklarından başka bir şey yok.
Aslında geçen seneki abazanlığımı özledim biraz. Şıpsevdiliğimi, herkese aşık olup herkesten hoşlanışımı. İnanır mısınız, okulda bir çocuk beğendim hoşlanıcam diye kendimi siktim olmadı. Bazen aşık gibi filan oluyorum ama sadece gördüğümde yani, oturup onu filan düşünmüyorum. Hani gidip biriyle çıksa sikimde olmaz ama, ne bileyim biri olsun diye sanki. Düşünüyorum çıksak filan, ya da herhangi biriyle çıksam hani bi sevgilim olsa, istiyorum sanki gibi geliyo ama, sanırım cidden ama cidden bir ilişki istemiyorum şuan hayatımda. Sanırım artık kolayca birine aşık olamadığımdan, olsam belki isterim, olursam isterim. Bence sürekli birilerinden hoşlanır durumda olan ve kalpleri hala çarpan insanlar çok şanslı. Yaşlanmış gibi hissediyorum ve sanki "hoşlanma işleri bizden geçti" gibi bir moddayım. Aşık olurum, aniden, karar vermeden, tokat gibi ; ya da, olmam. Bu kadar. Kitabımdan hoşlanma kelimesini çıakrdım. Sanırım geçen sene hoşlandığım gorile benzeyen çocuktan bile, bu sene hoşlandığım çocuklardan daha çok hoşlanıyorum. Aşık olmak istemiyorum, korkuyorum biraz ama, olsa da iyi mi olur ? zaman gösterir.

Yine çelişki dolu konuştum dimi, napalım bee ben de böyleymişim.

4 Şubat 2013 Pazartesi

Ne saçmaladım ben ?

Duşa giriyordum, birden cümleler aklımda akmaya başladılar. Duşta uzunca bir blog yazısı yazdım, duştan çıktığımda yazıya nasıl başladığımı unutmuştum. Bu şekilde o kadar çok yazı kaybolup gidiyor ki anlatamam. Şimdi asıl yazımın konusuna nasıl bağlayacağım diye anlatılmaz bir zorluk çekiyorum, delirmek üzreyim. Burada delirmek yerine başka bir kelime kullanmak isterdim, bu günlerde kelime dağarcığım beni hep köşeye sıkıştırıyor, düzgün bir sözlük alıp hepsini okumayı planlıyorum, yoksa yazı yazmak çok zor oluyor. Hala asıl konuya bağlayacak bir şeyler bulamıyorum, en iyisi direk konuşayım. 

Belirli bir sosyal statüye -ya da belirli bir gruba diyelim- sahip insanlardan nefret ediyorum. Kendilerine bir çember çiziyorlar, topluca içine sıkışıp oraya sığamayanları kendilerinden aşağı görüyorlar. Kendilerinden aşağı gördükleri ayrı bir çember çizip oraya sığışıyorlar ve onlar da diğer çemberi aşağı görüyorlar, ben bu çemberlerin hiç bir yerinde bulunamıyor, kendi noktamda duruyorum. 
İnsanlar marjinalleşme çabası içerisinde herkesleşiyor, birbirinin aynı insanlar birbirlerini benimsiyor ve 'herkes'leri popülerleştiriyorlar. İnsanlar aslında herkesin sevebileceği basit şeyleri buluyor, bunları tanrılaştırıyor, bunu sevmenin ayrıcalık olduğu kanısına varıyorlar. Papyonları çok seviyorlar, bunları sevenleri özel buluyorlar, oduncu gömleğini, vans'leri, ne bileyim şimdilerde köprücük kemiğini vs.
Çiğköfteyi seviyorum ama hiçbir zaman çiğköfte yiyeceğim zaman oraya buraya çiğköfte yiyorum diye yapıştırıp hava atma ihtiyacı duymuyor, onu hayatımın tahtındaymış gibi yüceltmiyorum. Kitap okumayı gerçekten çok seviyorum ama her yerde "kitapsız yaşayamam" paylaşımlarında bulunmaya gereksinmiyorum. Tumblr kızı, tumblr erkeği nesneleri yüzünden tumblr kullanmıyorum. Köprücük kemiği belirgin olan insan, kalıplarından sonra köprücük kemiklerinin adını öğrendim ve artık onları göstermek çok da matah gelmiyor. Hayatımda hiç "nutella seven" bir insan olmadım. Ben küçükken bal yerdim, reçel yerdim, fındık ezmesi yerdim. Hayatımda nutellayı da hiç tanrılaştıramadım, bir kutu nutella bitirip tadına hayran kalamadım, pek de umrumda olmadı. Petito çikolatasını sevemedim, çok gereksiz bi çikolata bence içinde fındık yok bi'şey yok. Vosvosları severdim, herkesin onlara tutkuyla bağlı olması beni onlardan ayırdı yazar hala vosvos gördüğünde dokunma takıntısına sahiptir . Hiçbir zaman Marilyn Monroe'yu sevdiğimi insanlara söyleyemedim. Hiçbir konuda en iyi olamadım. Çok iyi yazamadım, çok iyi çizemedim, çok iyi dans edemedim. Siyaset muhabbetlerinde iyiyimdir, o da akranlarımın pek umrunda değil. Aslında ben hiç Atatürkçü olamadım. Bu Atatürk'ü sevmediğim anlamına gelmez ama hiç on kasımlarda ağlamadım, adına duyusal yazılar yazmadım. Ben hiç teröristlerden nefret edemedim bağımsızlık aşkı türk milletinin kanında vardır, nice bağımsızlık savaşlarımızda biz de terörist miydik ? . Bu kürt olduğum, teröristleri desteklediğim, şehitlere üzülmediğim anlamına gelmez. Hiçbir zaman sağcılar tamamen haksız ve solcular tamamen haklı diyemedim. Hiç, tayyip erdoğandan nefret edemedim. Her zaman herkesin kendine göre haklı bir yanı vardı. 
Hiçbir zaman gerçek bir grupta değildim. Aslına bakarsanız, hiçbir zaman gerçek bir "fan" bile olamadım. 
Harry Potter'ı severdim (hala seviyorum), harry potter hayranıydım (hala öyleyim) ama hiçbir zaman Harry Potter bitti diye ağlamadım. JKR bütün yazarlardan iyi, Harry Potter dünyadaki en mükemmel seri, en sevdiğim kitaplar diyemedim. Harry Potter üzerine duygusal yazılar yazamadım. Ben Dumbledore ölürken ağlamadım. JKR'yi tanrılaştırmadım kendisini ikinci bir annem gibi severim o ayrı konu. Harry Potter benim çocukluğum diyemedim. Harry Potter benim çocukluğum değildi çünkü. Benim çocukluğum sokaktır, pisliktir, toptur, iptir, saklambaçtır, evciliktir. Böyle olması gerekmez midir ? Ben çocukluğu bunlar değil de Harry Potter olan insana acırım. 
Açlık Oyunlarını, Doctor Who'yu, Beatles'ı, The Doors'u çok sevdim, ama gerçek hayranları oldum mu ? Hayır. Belki bir nebze MFÖ hayranıyımdır. 
Hiç nefret edemedim ben. 1D dinleyen insanlardan, Justin Bieber fanlarından, Twilight hayranlarından nefret edemedim. Twilight kitaplarını yakmış insanlar tanıdım ben ne olursa olsun, asla ama asla ama asla bir kitap yakılmaz , sırf twilight filmlerinde oynadı diye, bir takım oyunculardan nefret eden insanlar tanıdım. Ben bunu hiç yapamadım. Harry Potter hayranıyım diye, oradaki tüm oyuncuları çok sevemedim. 
Benim hiç, onsuz yapamam dediğim bir şeyim olmadı. En değerli eşyam olmadı. Onsuz uyuyamam dediğim bir şeyim olmadı. Benim fobim bile olmadı. Nefret ettiğim yemek bile olmadı benim aslında karnıbahar yemem ama bunun da asla yemem dediğim bir yemek olsun özentiliğinden geldiğini düşünmekteyim. Tam olarak kız bile olamadım ben amınakoyiyim. Küfür ettim. Küfür eden kız mı olurmuş ? Hep biraz erkek fatmaya kaydım, çıtı pıtı olamadım. Güzel olamadım, çirkin de olamadım ben. Zayıflardandım hayatımın bir zamanlarında, o da geçiçi şey işte. Şiir yazanlardandım, şiiri kimse sevmez ki. 
Sanırım hayatımın hiçbir köşesinde, bir grupta nesneleşemedim. Bir şeyleri nesneleştirip onlara tapamadım, putlarım olmadı hiç. Herkesleşemedim, istemedim. Duman sevemedim ben afedersiniz ama basit ucuz ve pazarlığa yönelik müziği sevmemi beklemeyin. Nutella kızı, tumblr kızı sıfatlarını kendime yakıştırmadım. Blogger kızıyım belki biraz.
Taptığım bir şehir olmadı, bu ülkeden kaçıp gidicem diyemedim. İstanbulda ölmeyi arzuluyorum. Belki buraya aitimdir, yaşadığım yere. Belki kendime aitimdir. Ama hiç, gerçekten bir şeye ait olamadım. Farklılaşmak için herkesleşemedim, herkesleşenlerden kaçtım. Herkeslerin katı kurallarında, Justin Bieber haranlığını saklayan insanlar tanıdım. 1D ve Beatles'ı bir arada dinleyen insanlar tanıdım. Sevdikleri ve zevk aldıkları yüzünden çekinenler tanıdım. 1D hayranlarına bu arada nasıl yazıldığını bilmiyorum ondan sürekli 1d yazıyorum eheh abazan deyip, her gün mastürbasyon yapan insanlar tanıdım ve allah aşkına siz iki memeye bakıp azabiliyosunuz kızlar neden yapamasınlar bunu, mastürbasyon sadece size mi, bu ne kibir . Bir kızın resmine bakıp birbirlerine "boşaldım !!!" diyen erkekler, kızlar 1D Bieber gibi şeyler sevince neden onları düşüncesizce eleştiriyolar ? Siz tüm kadınları nesneleştirirken onlar bir kaç erkeği nesneleştirmiş çok mu ? 
İnsanlarla dinledikleri müzikler, okudukları kitaplar, yaptıkları seçimler yüzünden dalga geçemezsiniz. Buna hanginizin hakkı var ? İnsanların arzularını saklamasına sebep olmaya hanginizin hakkı var ? Onları oldukları kişi için dışlamayın. Sizin olduğunuz herkeslikten çok daha gerçekler. Hayatlarında kalıplar ve nesneler yok. Her insan kişiliğiyle özeldir. 
Sonuç olarak, ben bir cacık olamadım. Hıyar geldim, hıyar gideceğim.

23 Ocak 2013 Çarşamba

Yayın başlığı

Gel beraber çok gülelim. Gülmeyeceksek neden yaşıyoruz ki ?
Kapa gözlerini. Beraber dans edelim, düşün ki , dünyanın en sonundayız. Gözlerini kapa. Sadece sallan olduğun yerde, dön ne bileyim, dans et, zıpla istersen. Dünyanın en sonundayken...dans et benimle.
Gel beraber sonuçlarını düşünmeden hatalar yapalım. Bizim hatalarımız olsun, hatalarımızdan bir gökdelen dikelim. Sonra gel beraber yıkalım şu gökdeleni, yıkacağımız tek şey hatalarımız olsun. Hayatlarımızı, bizi yıkmayalım.
Gidelim istersen, o kadar çok yer var ki. Konuşmayalım istersen. Beraber bakalım, beraber görelim. Gördüklerimizi kareleştirelim. Beraber yapacak o kadar çok şey var ki, konuşmamıza gerek yok.
Gel kimin olduğunu bilmediğimiz şarkılar dinleyelim beraber. Bir daha hiç duyamayacağımız, tarihin en dibine, yerin altına, istersen arafa gömülecek şarkılar dinleyelim. Bir ömür onları arayalım beraber, bulana kadar hiç ayrılmayalım, hiç de bulmayalım onları, gizli denizlerin şarkıları olsunlar.
Birbirimize bakalım. Gözlerimizi kapatıp birbirimize bakalım. Kimliklerimiz yok olsun, görünüşümüz, takıntılarımız, benliklerimizle birbirimize bakalım. Görmek istemiyorsan hiçbir şey görmeyiz, gel bakalım sadece.
Üşüyelim beraber. İnsan üşümeden yaşadığını anlar mıymış ? Gel yaşadığımızı anlayalım. Donacak raddeye gelince, gel kanımızda hissedeceğimiz bir bardak sıcak çay içelim. Çay iyi ki var.

Şuan tüm romantikliği bozup şundan bahsedeceğim sonra ona geri döneriz, poşet çay da neymiş allasen ? Poşet mi olurmuş çay ? Bari çay poşet olmasınmış. Bari onu tüm nostaljisiyle yaşayalımmış. Çayın poşeti mi olurmuş ? 
Çay demlenir. Çayın suyu tüter, çayın suyu taşar, çayın demi olur, çay dediğinin ; zahmeti olur, emeği olur. Çay dediğin, mükemmel olmaz, yapay olmaz. Çayın kusurları olur, çay insandır, kusursuz insan yoktur bir kere kusursuz çay mı olur ? Çay kardeşliktir, siz poşet kardeş duydunuz mu hiç ? Çay gerçektir, en gerçek en içtendir o. Onu da yapaylaştırmayın. Çay demlenir arkadaşlar, demlenir. Aksi takdirde, çay demeyin ona, başka bir şey deyin, size kalmış.

Diyeceğim o ki, gel beraber bir şeyler yapalım. İstersen konuşuruz. Bana saçma sapan şeyler anlat istersen, umrumda olmayan şeyleri anlat. Hangi takımlıysan onu anlat, en sevdiğin rengi anlat bana, kimi dinlersen onu anlat. Seni dinlerim. Ne istersen anlat. Espiri yap, gülerim. Gel beraber oturalım.
Eminönüne gittin mi hiç ? Gel beraber eminönüne gidelim. Turistik gezi yapmayalım nolur, gel beraber baharat alalım. Gel lokum yiyelim beraber, kuru kahveci mehmet efendinin önünden geçerken ciğerlerimiz solana dek soluyalım havayı. Gel kareleştireyim seni, birkaç poz ver bana, birkaç bak.
Ve parmak uçlarımızda göğe değelim beraber. Bırakalım güneş yaksın bizi.
Gel beraber olalım. Sadece bakalım birbirimize, sadece susalım, oturalım, kitap okuyalım alakasız kitaplar, müzik dinleyelim başkalarından, ama beraber olalım.

18 Ocak 2013 Cuma

Güzeliz !

Son iki gündür pantolon giymenin rahatlığını ve özgüvensizliğini yaşıyorum. Bence mini etek çirkin yüzlü güzel bacaklı insanların kendilerini iyi hissetmesi için var. Belki size orospuca gelir ama üzerimde etek varken kendimi asla çirkin hissetmiyorum. Bence her insan kendini vücudunun bir parçasıyla kandırıyor, biri yüzüm güzel biri saçım güzel biri de benim gibi bacağım güzel diye avutuyor kendini. İnsanlar kendilerini güzel hissetmek istiyorlar, hepimiz kendimizi güzel hissetmek istiyoruz.

Çirkinlik diye bir şey neden var ? İnsanları onların elinde olmayan bir şey için nasıl yargılayabiliriz ? Onlara nasıl çirkin diyebiliriz ? Kimin haddine ? 
İnsanları güzel ya da çirkin diye ayırmak öylesine yanlış ki. İnsanların özgüvenlerini kırmak, onları saldırganlaştırmak, kendilerinden soğutmak.....
 Eski sevgilimin arkamdan ağır bir şekilde "çok çirkinmiş bu kız ya valla, aşktan gözüm kör olmuş, görünce iğreniyorum, çok çirkin ya." diye konuşmasının ardından yaşadığım bunalımı bir ben bilirim. Hala düzelmiş olduğumu sanmıyorum. Bir hafta boyu aynadan kaçıp, aman bakmayayım diye evin içerisinde popoma vura vura kaçıştım. Diş fırçalarken gözleri kapamak, tam evin kalp noktasında duran aynaya görünmeden kaçmaya çalışmak filan, aman yüzüme bakmayın, güzel kızım anne sen kime güzel diyosunlar. İnsanların çirkin olduğunu söyleyince sadece hayatlarından bir şeyler koparıp, onları gizli odalarına sokuyorsunuz. 

İnsanın kendini sevmemesi acı veriyor, insanın kendinden kaçması, diğer herkesi kendinden üstün görmesi, güzel insanlar görünce imrenerek bakması acı veriyor. Ne eksiğim var diyorsunuz, neyim doğru ki diye bir cevap veriyor ayna. Saçlarınızı, gözlerinizi, kaşlarınızı, dudaklarınızı, burnunuzu seviyorsunuz ama, yine de çirkinsiniz. Çirkin olmak acı veriyor. İnsanın kendini koparası, kese kağıdıyla dolaşası geliyor.


Hepimiz çirkinsek, ya da hepimiz güzel. Bırakın da insanlar kendilerine güzel desinler. Güzel olmadıkları konusunda diretmek isterseniz, sadece susun. Bırakın da kendilerinin güzel olduklarına inansınlar. İnsan eğer güzelim derse güzel, çirkinim derse çirkindir ! Bunun ötesi yok. Bırakın da insanlar kendilerini sevsinler. Güzel olduklarını düşündüklerinde onlara narsist demeyin, neyine güveniyo bu demeyin. Bırakın güvensinler, bırakın aynaya baktıklarında kendilerini iyi hissetsinler, bırakın da sevsinler ! 

Eğer kendinizi sevmiyor, ben güzelim deyip kendini seven insanları kıskanıyorsanız sadece susun. Kendini sevmeye cesareti olmayanlar, lütfen sadece bakınız. Biz çirkinsek de size ne ? Biz GÜZELİZ. Hepimiz güzeliz ! kendimize acımıyoruz, siz de bize acımayın. Asıl acınacak olan siz kendini sevmeyenler, sakın insanlara çirkin demeyin.
Kimse çirkin değil. Hiç kimse. Sivilceler de güzel, koca popolar da, kıvırcık saçlar da güzel, büyük göbekler de.

Her insan güzeldir, aynaya baktığında "güzelim" diyebilen her insan.

12 Ocak 2013 Cumartesi

Hayallerimizde

Dünyada sayısız yerler gördük. Kitap okuduk, hayal kurduk, müzik dinledik. Ayak basmadık belki ama, içimize çekmedik hapşurtan tozunu, dünyada sayısız yerler gördük. Göklere uçtuk, dans ettik, ağaçların en tepe noktasındaydık. Hogwarts'taydık, Narnia'daydık, Açlık Oyunları'ndaydık, New York'taydık, Bursa Hapisanesi'ndeydik, İznik Gölü'ndeydik, Brezilya'daydık, gökyüzündeydik. En güzeli yıldızlara dokunmaktı, bulutların üzerinde oturmaktı.
Hiç bulutların üzerinde oturdunuz mu ? Bulutların üzerinde yatıp, aşağı düşmediğiniz oldu mu ? Her gece bulutların üzerinde otururdum. Dünyadaki hiçbir güç, bulutların üzerinde durursak düşeceğimizi inandıramaz bana, ben durdum. Çimle kaplı yerlere, gümüş sulu göllere gittim. Bazen yanımda arkadaşlarım vardı, bazen yalnızdım. Çiçeklerle dolu tarlalarda gezdim, beynimin ara sokaklarında yürüdüm, kalbimin yosunlu kaldırımlarında kayıp düştüm. Yağmurdan sonraki kaldırım kokusu diye bir şey mi olurmuş, demişti bi gün biri. Olurdu, yağmurdan sonra kaldırımlar çok güzel kokardı. Uçardın o kokuyla, dikleşirdi bedenin, ve ruhun rüzgarlarla yürürdü.
Bazen batıdaydık birlikte bazen doğuda. Birlikte Tibete gitmişliğimiz olmuştu, Hindistana. Küçüklük hayallerimdi bunlar. Birlikte dağları gezdiğimiz olmuştu. Parlak gecelerde sadece dans ettiğimiz, bağıra bağıra şarkı söylerken sesimizin kısılduğı olmuştu.
Birlikte Beatles konserine gitmişliğimiz vardı, birlikte MFÖ konserine. Birlikte türk şarkılarını sevmeyenleri sövmelerimiz olmuştu. Birlikte Marla'nın elbisesini aldığı ikinci el mağazasına gitmişliğimiz olmuştu.
Denizlere gitmiştik, yeşil denizlere. Amma çok yüzdük, amma sonsuzdu denizler, ve gökyüzü.

Birlikte dünyaya barış getirdiğimiz oldu. Dünyaya sanatın hakim olduğu oldu. Köpeklerin mutlu olduğu oldu. Sesimiz güzeldi, hayatımızın aşkını bulduğumuz oldu. Defalarca tanıştık hayatımızın aşkıyla. Bir keresinde minibüste, bir keresinde vapurda, kitapçıda tanıştık, sokakta tanıştık, kahvecide. Defalarca hayatımızda istediğimiz tek şeyi yaptık. İstediğimiz adamla evlendik, çok mutlu olduk, kocaman kahverengi gözleri olan bir kızımız oldu.
Büyüdük defalarca, istediğimiz evi aldık, yüksek tavanlı büyük balkonlu ışık alan bir ev, mahalle dairesi, sokak dairesi. Çocuklarımız sokaklarda koşa eğlene büyüdü. Bir stüdyomuz oldu, resim çizdik dans ettik yazdık.
Defalarca, yazdaydık. Güneş çok parlaktı, ıslandık, sevdik.
Defalarca kıştaydık. Deniz hırçındı, yalnız kaldık.

Saçlarımız düzdü, saçlarımız kıvırcık, tenimiz beyaz, tenimiz siyahtı. Sayısızca kısa, sayısızca uzunduk. Burnumuz dikti, burnumuz eğikti, gözlerimiz küçücüktü, dünya kadar büyüktü. Dişlerimiz kötüydü, kusursuz bir şekilde düzgündü. Birbirimizi çok severdik.
Ruhlarımız aşıktı. Çok fazla kişi birbirine aşıktı, tüm dünya birbirine aşıktı.
Bütün şarkılar anlamlıydı, insanlar ağlamaktan korkmazdı. Defalarca öpüştük, seviştik, çıplak yürüdük yollarda, kimse yargılamadı. Bağırdık sebepsizce, sebepsizce güldük, dans ettik, konuştuk. Herkes konuştu, herkes o kadar çok konuştu ki... Hepimiz dinledik, hepimiz birbirimizi dinledik.
Kitaplarımız basıldı, herkes okunmaya değerdi. Hepimiz anlattık.
Sarıldık, birbirimizi tanımıyorduk ama sarıldık. İnsanlar hep güldüler, o kadar çok güldüler ki, topraklar yeşerdi.

Kar tanelerinin her birinin şeklini gördüm ben, yağmur oldum bazen. Martılarla uçtum ben, martıların en hızlısı oldum. Birlikte martı olduk.
Defalarca kez dünyayı kurtardık, süper kahramandık. Sevdiğimiz kişi, sonsuz sevdi bizi. Herkes birbirini severdi zaten. En güzelleriydik çirkinlerin, ve en çirkinleriydik güzellerin, hiç en değildik, ya da bilinmeyene doğru "en"dik hepimiz. Bütün matematik sorularını çözdük. Dünyayı çözdük. Evreni çözdük. En zorunu çözdük biz, müziği çözdük.
Çığlık attık, içimizdeki her şeyi anlattık, içimizdeki her şeyi yaşadık, ruhumuzla bütünleştik. Gözlerimizden aktık.
Hayatımızın fon müziği vardı, her sabah müzikaldeydik, sokaklarda zıplayarak yürürdük, kimse başkalamazdı. 
Aynıydık, hepimiz çok aynı, ve aynılığın içinde kavramsızca farklıydık, akıl almayacak kadar farklı, anlayamayacak kadar farklıydık. Her seferinde anladık birbirimizi. Saygı duymak zorunda değildik, sevmek zorunda değildik. Saygı duyar ve severdik. Dünya bir tuvaldi. Sanat sorgusuzdu. Okuyarak öğrenirdik, sadece öğrenirdik ve hayatımızın en çocuk yıllarında, kilometrelerce koştuk, çıplak koştuk, özgürdük.

Defalarca kez insandık. Şarkılar hiç bitmiyordu.

9 Ocak 2013 Çarşamba